• USD Alış: 6.3591
  • USD Satış: 6.3845
  • Euro Alış: 7.4335
  • Euro Satış: 7.4633
Belgesel Yönetmeni Hasan Özgen : "Hakikatın peşinde koşuyoruz."

Belgesel Yönetmeni Hasan Özgen : "Hakikatın peşinde koşuyoruz."

17.12.2017 - 13:20:32 | N.Çelik

Belgesel Sinema Yapımlarının Duayen İsmi Yönetmen Hasan Özgen:

Görünmeyeni görünür, bilinmeyeni bilinir kılmak için; hakikatın peşinde koşuyoruz

 

Hasan Özgen … Bizleri sessiz sedasız ülkemizin tarih mirası, kültürü, düşünce ve inanç dünyasıyla buluşturan yapımlara imza atan, TRT’nin onur ödülüne layık gördüğü, aynı zamanda birçok prestijli ödülün de sahibi olan Türkiye’nin ‘en iyi belgesel sinema’ yönetmeni…
Hasan Özgen Milas doğumlu, Hava Harp Okulu mezunu eski bir asker. 1970’li yılların başında TRT’de meslek hayatına başlayan, sonrasında çeşitli basın kuruluşlarında çalışan ve kendi deyimiyle ‘pişen’ Özgen, 1975 yılından günümüze, ürettiği onlarca belgesel sinema yapımı ile sektörün yakından tanıdığı bir isim.

Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinde ‘Göksenin’ adıyla yayınlanan ilk ve son kültür yıllığının mimarı, mesleki deneyimini akademik alanda ‘belgesel sinema’ ve ‘belgesel tasarımı’ konularında verdiği derslerle gelecek nesillere aktaran, kariyer hedefli değil, başarmak hedefiyle hayallerinin peşinden koşan ‘belgesel sinemanın babası’ Hasan Özgen, yaşamına dair merak edilenleri Aktüel Yaşam’a anlattı.


Türkiye’de ‘belgesel sinema’ denilince sektörün en iyi belgesel yönetmeni olarak sizin adınıza rastlıyoruz. Çeşitli proje ve yapımlardaki başarılı çalışmalarınız sonucunda çok sayıda prestijli ödülün sahibi olan Hasan Özgen’i biraz daha yakından tanıyarak başlayalım isterseniz. Hasan Özgen kimdir?
Belgesel sinema sektöründe en uzun deneyime sahip olanlardan biriyim. Sanırım bu  “en iyi” söylemleri biraz da bu anlamına geliyor. Milas’da doğdum. İlk ve orta eğitimimi burada tamamladım. Hava Lisesi,  Hava Harp Okulu, Hava Lisan ve Hava Savunma Okullarını bitirdim. 1972 yılında ‘siyasal nedenlerle’ Hava Kuvvetleri’nden emekli edildim. 1974 yılı sonunda sınavlarla TRT’ye girdim. 1982’de istifa ederek ayrıldım. Çeşitli basın-yayın kurumlarda çalıştıktan sonra 1986’da kendi ajansımı kurdum. Denebilir ki 1975 yılından bu yana belgesel sinema ile uğraşıyorum.

 

Sektördeki başarılarınızdan tamamen bağımsız bir eğitiminiz var aslında. Biz sizi ne kadar yazar ve yönetmen kimliğinizle tanısak da aslında Hava Harp Okulu’ndan mezun bir pilotsunuz.
Hava Harp Okulu’ndan mezun olurken pilotaj eğitimine başlıyorsunuz ve uçağın tipine göre aşama aşama devam ediyor. Ben T-24 tipi uçaklarla eğitimi tamamladım; ardından T-37 tipi uçaklarla jet eğitimine başladık. “Yalnız kalma” denilen aşamanın denetim uçuşlarında kırımlı kaza yaptım ve doğal olarak uçucu subay olma şansını yitirdim.
 

Ancak askeri görevde olduğunuz yıllarda da bir kültür yıllığı hazırladınız sanıyorum. Doğru mu?
Doğru. Silahlı Kuvvetler tarihinde ilk ve son örnektir bu. “GÖKSENİN” adıyla bir kültür yıllığı hazırladık. İşin başında öğrenci temsilcisi olarak ben vardım. Subay adayı Harbiyelilerin araştırma-inceleme, şiir, öykü ve desen gibi çalışmalarını içeren aydınlık bir kitaptı. Tabi bazı çevrelerin saldırısına uğradı, hakkımızda soruşturmalar açıldı… Sonuçta GÖKSENİN bir efsane olarak hala elden ele dolaşır..
 

Askeri hizmetinizden ayrıldıktan sonra hemen bu işe mi yöneldiniz?

Çeşitli seçenekler vardı. TRT’de şansımı denemek istedim. Oldu.
 

TRT yıllarında hedefleriniz nelerdi? Belgesel yayıncılığı yada yönetmenlik hep aklınızın köşesinde var olan bir şey miydi?
Her öğrenme süreci, kendi heyecanını ve zorluklarını yaratır. TRT’deki ilk günlerim biraz karışık ve sancılı geçti doğal olarak. Temel eğitimini almadığınız bir alanda var olmaya, yetkin olmaya çabalıyorsunuz. Benim hayallerim ya da hedeflerim hep “başarmak” esaslı olmuştur, kariyer esaslı değil. Örneğin ustam Suha ARIN’a göre ben çok başarılı bir kameraman ve görüntü yönetmeniydim. Hatta yurtdışında çalışma teklifleri de aldım; ama işin belgesel üretiminin tüm aşamalarına gönüllü olarak katılırdım. Nitekim ilk yönetmenlik yapma teklifi bizzat Suha ARIN’dan geldi. Ve biz birlikte 10 bölümlük “Fırat Göl Olurken” belgesel dizisini yönettik. Yıl 1985 ve 1986…
 

Bu arada geçen süreçte birçok büyük medya şirketinin yeni iştiraklerinin kuruluşunda da görev aldınız?

 

1983 yılında Milliyet Holding bünyesinde MTV A.Ş. adıyla bir kuruluş gerçekleşti.  Yönetim Kurulu Başkanlığına Sayın Tarhan Erdem, Genel Müdürlüğe de Sayın Suha Arın getirildi. Ben de bu şirkete dışarıdan dahil edilen ilk profesyonelim. 1987 yılına kadar da birlikte ürettik.
 

O yıllarda bu işlerle uğraşmanın bugünden farklı olan tarafları nelerdi?
TRT tek kanaldı ve tv yayıncılığı kadar, izleyiciliği de keyifliydi. Ürettiğimiz belgeseller, haber belgeselleri TRT’de yayınlanır, izleyici ile de buluşurdu. O yayınlar sayesinde Türk insanı sahip olduğu zenginliklerle, değerlerle, kültür, tarih ve tabiat varlıklarıyla tanıştı. Uğrunda sorgusuz sualsiz öldüğü “vatan”ın ne olduğunu gördü. Onun için 1980’ler Türkiye’sinde belgesel sinema toplumsal anlamda saygın ve önemli bir değerdi. Öyle ki bütün ulusal bankalar bu çalışmalara sponsor olmak için adeta kendi aralarında yarışırdı.
 

O zamanlar programların konseptini belirleyen unsurlar nelerdi? İnsanlar ne izlemek istiyordu?

TV yayıncılığını belirleyen güdüler ve etmenler arasında “insanlar ne izlemek istiyor?” diye bir seçenek yoktur aslında. Televizyonlar birer ticari örgütlenmedir ve ekonomik hayatın her eve yerleştirilmiş birer casusudur. Düşünün ki “kamu yayıncılığı” amacıyla kurulmuş devlet televizyonu olan TRT, reklam yayınlardı ve hala yayınlıyor. O yıllarda devlet televizyonu olarak reklamlara yer veren, reklamlardan para kazanan dünyada başka bir devlet televizyonu yoktu. Sözün özeti şu: TV’leri reklamcılar, reklamcıları büyük holdingler, büyük holdingleri de ulusüstü şirketler yönetir; yayın politikalarını belirler. Bizim gibi siyasi kültürü azgelişmiş ülkelerde buna bir de siyasal güçler katılır. Sistem insanlara ne izletmek istiyorsa onu yayınlatır. Arada birkaç belgesel ve tartışma programı bu bütünü değiştirmez.
 

Türk televizyonculuk sektörünün en başından beri içinde yer alan biri olarak, bugünkü yapımların ve programların kalitesini nasıl buluyorsunuz?
İki bölümde yanıtlamak gerek bu soruyu. Birincisi, yayınların teknik yapım ve yayın kalitesi çok yükseldi. Bu teknolojik sıçrama devam da edecek; ancak içerikler ve çözümlemeler konusunda genel anlamda olumlu konuşmak zor. Gazetecilikte “asparagas” tabir edilen ve gerçek dışılıkla mahkum edilen bir uydurmacılık vardır. TV’ler bunu seçti. Bu da “aklını rehine veren insan” modeli yaratıyor. Size sadece beğeniler değil, kararlar da hazır getirilip önünüze konuyor ve siz onaylayıncaya kadar tekrarlanıyor. Düşünerek, araştırarak, mukayese ve muhakeme ederek yargı oluşturma süreçlerini dinamitleyen bir yayıncılık var. Düşünün ki bugün bütün dünyada ciddi bir “hakikatı arayış” kavgası var. İnsana koşan değil, eşyaya, kariyere ve servete koşan ve bu uğurda ölümüne yarışan insanlar, toplumlar yarattık…
 

TRT ile başlayan Tv ve Sinema deneyimlerinizle devam eden süreçten sonra neden belgesel sinemaya yöneldiniz? Sizi çeken ne oldu?

Ben, masallarla, mitos ve dini menkıbelerle büyüdüm. Dağlarla, bulutlarla, rüzgar, zeytin, tütün, asma ve denizle büyüdüm. Her duyduğum ve her gördüğüm bana bir şeyler anlattı. Belki de çocuksu bir heyecanla bu varlıklarla sohbet de ederdim. İlk öğrendiğim şeylerden biri, her varlığın bir dili ve anlatım gücü olduğudur. İnsanlar da öyle… Eğitimimde derslerin yanı sıra okuyup-yazma, farklı kaynaklardan beslenme önemli oldu. Bu konuda yol açan hocalarımız vardı çünkü. Genç yaşlardan başlayarak edebiyatla ilgilendim. Yazmaya başlayınca anladım ki size özgü bir “diliniz” olmalı.

Belgesel sinema ile tanıştığımda, bu sanatın anlatım dili ve gücüne hayran kaldım. Derdi olan, bir şeyler anlatmak isteyen biri olarak bu yeteneği edinmem gerektiğine karar verdim. Ve yönetmen olarak imza atmadan önce, uzun yıllar kameraman, yönetmen yardımcısı, araştırmacı, metin yazarı ve görüntü yönetmeni gibi alanlarda piştim.
 

Genelde yapımcılar ve yönetmenler rating kaygısıyla iş yaparlar diye biliyorum; ancak sizin yaptığınız iş sanki bunların çok ötesinde gibi geliyor bana. Çok daha özgün ve belli bir kitleye hitap eden programlar yapmak… Yanılıyor muyum? Bu durumu nasıl analiz etmek gerekiyor?

Ben, piyasaya ve televizyonlara karşı sorumlu değilim. Önce vicdanıma, sonra insanlığa ve hakikata karşı sorumluyum. Çok izlenme, popüler olma diye bir kaygım yok; zaten olanakları da kalmadı. Salon gösterimleri ve bazı festivaller kaldı Türkiye belgesel sinemacılarına. Ama dönüp baktığımda, pek çok belgeselimin daha bugünden önemli tarihi ve kültürel birer belge haline geldiğini görüyorum. Çünkü değişim adı altında bütün değerler sistemini ve varlıklarımızı yok ediyoruz.

Belgesel sinema, hafıza üretme anlamında önemli bir işleve sahip. Üreticiler olarak da bizler “zamanın ve hakikatın tanıklarıyız.

Türkiye’de belgesel çekme fikri nasıl ortaya çıktı?
Belgesel sinema işin başından beri var. Yani sinemanın başlangıcıyla var olmuş. Çünkü insan merak eden, öğrenmek, paylaşmak isteyen bir yaratıktır. Benzer süreklilik Türk sineması için de geçerli. Anlayış ve teknoloji değişse de, Türkiye’de belgesel sinema 1900’lerden bu yana hep var olmuş.

Hava Harp Okulu’ndan mezun olmanızın mesleğiniz üzerindeki etkilerinden söz eder misiniz?
Askeri eğitim, disiplinli yaşamla koşutlanmıştır. Bu disiplin anlayışı, benim sonraki gündelik yaşamımda, iş hayatımda çok olumlu sonuçlar almama yardımcı olmuştur.
 

İlk belgesel yapımlarınız yayınlandığında nasıl dönüşler aldınız? Türk insanı kendi tarihine ve kültürüne dair bilmediği birçok değerle tanışmaktan mutlu oldu mu?
Belgesel sinemanın sonuçları, geri dönüşleri popüler anlamda çok güçlü ve yaygın değildir. Daha çok ele aldığınız konunun uzmanlarıyla buluşup, özel gösterimlerle paylaşım yaparsınız. Örneğin son belgesel çalışmam olan ‘Bir Yenilginin Anatomisi’, daha çok mimarlar, kent plancıları ve kültür insanlarıyla paylaşıldı. Çeşitli kentlerdeki Mimarlık Odaları’nda gösteri ve tartışmalar düzenlendi.
 

Sektörde temelden çatıya her alanda görev almış tecrübeli bir isimsiniz. Peki yazmaya ne zaman başladınız? Ne zaman fırsat buldunuz?
Yazma denemeleri ortaokul sıralarında başladı. Lisedeki eğitimimle daha disiplinli ve bilinçli hale geldi. Fırsat kavramına nasıl baktığınız belirleyicidir. Okuma-yazma için bence, her insanın yeterli zamanı ve fırsatı vardır.

Hangi alanlarda ve kaç eser yazdınız?

Kentsel birikimler ve kültürel miras üzerine yazdım, edebi ilgimin dışında. En azından isimlerini sıralayalım, fikir verebilir. Göksenin (1968), Nazım Hikmet Şarkıları (2000), Taşlar ve Düşler (2004), Işık Ülkesi (2005), Zamanın Kapıları (2006), Umudun Tanığı (2007), Güle Güle Çocuklar (2009), Kaynaktan Çeşmeye Ab-ı Hayat (2011), Aşkın Seferberlik Hali (2015).
 

Yazarlığın yanı sıra senaristlik de yaptınız. Neler yazdınız?
Belgesel sinemada, senaryo yazarı ve yönetmenlik genellikle bütünleşmiştir, aynı kişide toplanır. En azından benim temsil ettiğim gelenek böyledir. TRT’de sansür/denetim nedeniyle çekilmeyen belgesellerin senaryo ya da metin denetimi yapılır. O da farklı bir gelenek…
 

Bu röportaja hazırlanırken bizi şaşırtan bir bilgiye daha ulaştık. “Ezginin Günlüğü” grubunun değerli sanatçısı Nadir Göktürk’ün Süslü Saksı Sokağı isimli albümünde yer alan ‘Ayrılık kapısı’ şarkısının sözleri de size aitmiş.
Nadir Göktürk önemli bir müzisyen ve sanatçı. Benim belgesellerin çoğunda ‘özgün müzik’leri besteleyip icra eden çok değerli bir dosttur. Benim ‘Ayrılık Kapısı’ adlı şiirimi birkaç düzenlemeyle besteledi. İnsan, üretimine başka bir sanatçının gösterdiği ilgiden mutluluk duyuyor elbette.

 

Bu arada Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) kurucu ve yönetim kurulu üyesi, TKB-Tarihi Kentler Birliği Danışma Kurulu Üyesi, MİÇEV- Milas Kültür Vakfı kurucu üyesi, BSB -Belgesel Sinemacılar Birliği kurucu üyesi ve TGC-Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi olarak birçok vakıf, birlik ve dernekte aktif olarak görev yapıyorsunuz. Bu kurumların çatısının altında gerçekleştirdiğiniz projelerden bahseder misiniz?
Sözü edilen sivil toplum kurumları değişik alanlarda çok yararlı kamusal fayda üreten kuruluşlar ve çok sayıda proje üreten kurumlar. Bunların içinde bir nefer olarak çalışmak, sorumluluk almak ve yer yer iletişim programlarına destek vermek, özel ürünlerine katkı sunmak benim için büyük mutluluk. Ama aynı anda benim zihin dünyamı, eylemli halimi besleyen kocaman pınarlar. Türkiye’yi sessiz sedasız tarih mirasıyla, kültürüyle, düşünce ve inanç dünyasıyla buluşturan, özgür yaşamı ve aklı savunan kurumlar bunlar.
 

Yıllar içinde edindiğiniz tecrübeleriniz sonucunda 90’lı yılların başında kendi ajansınızı kurdunuz ve çalışmalarınızı artık buradan yürütüyorsunuz. Neler yapıyorsunuz?
Tanıtım ve iletişim alanlarında çalışan bir ajansımız var. Kurum-imaj  kampanyalardan kişisel imaj kampanyalarına, belgesel üretiminden yayın çalışmalarına kadar geniş bir çalışma alanımız var. Üretmeye devam ediyoruz.

Akademik alanda eğitim verdiğiniz kurumlar, konular ve danışmanlıklarınızı anlatır mısınız?

Ağırlıklı olarak ‘belgesel sinema’ ve ‘belgesel tasarımı’ alanlarında ders verdim. Müjdat Gezen Kültür Sanat Merkezi, Galatasaray İletişim, Marmara İletişim ve Arel Üniversitesi gibi kurumlarda ders verdim bu dersleri. Kimi sivil toplum kuruluşlarına gönüllü danışmanlık yapıyorum; ama aynı zamanda önemli bir sanayi kuruluşumuzun da iletişim danışmanlığını yapıyorum.
 

Size göre ‘belgesel sinemacı’ ne demek?

Görünmeyeni görünür, bilinmeyeni bilinir kılan; hakikatın peşine düşen kişidir belgesel sinemacı. Bunu da sinema disiplini ve yaratıcılığını kullanarak yapar.

 

Bugüne dek kaç projeye imza attınız?
Belgesel üretimlerini, monografiler ve diziler olarak iki bölümde ele almak gerek. Dizi belgeseller  4-10 bölümlük çalışmalar. Bir de basılı çalışmalarımız var. Saymadım; ama tek tek düşünürsek 60’ı aşan sayıda üretime imza atmışım.

Sektörün geleceğini nasıl görüyorsunuz? Türkiye’de belgesel sineması denilince ilk olarak ne söyleyebilirsiniz?

Türkiye bugünlerde karamsar… Her alanda, ‘ne olacak?’ diye sorgulanıyor. Sinema sektörü bu karamsarlıktan ve daralmadan en çok etkilenen sektör. Kaldı ki Antalya Film Festivali gibi Türk Sineması’nın temel oluşumlarından birinde olduğu gibi, giderek yerel ve ulusal üretimleri dışlayan bir zihin ve siyasal eylem dünyası gelişiyor… Bu noktada iyi şeyler söylemek zor. Belgesel sinema alanı ise hiçbir zaman bir “sektör” dinamiğine ulaşmadı.
 

Bizim ülkemizde bu alanda yapılan işlerin ve üretilen yapımların yeterince ilgi ve değer gördüğünü düşünüyor musunuz?
Hayır…
 

Bunun nedenleri neler?
Toplumların tercihleri vardır. Türkiye onca nitelikli birikimine karşın, gündelik tercihleri ile yaşıyor. Çıkar ilişkilerini aşarak sanata, kültüre, bilime ayıracak ne zamanımız var, ne de kaynağımız…

 

Yaşamının büyük kısmını belgesele adamış biri olarak, belgesel yapımlar o toplum için neden gerekli sizce?
Toplumlar dinamik yapılardır. Sadece eşyayla, ekonomi ile büyümezler, bunlarla şişerler, azmanlaşırlar. Akıl ve bilgi de, soru sormak ve yanıt almak da toplumsal gelişmenin temel dinamikleridir. Zihinsel ve tinsel dünyanızı eşya ile dolduramazsınız. Zengin, kariyerli, lüks yaşamı olan ama mutsuz, yalnız ve komşusuz bir topluma dönüşmemek için belgesel gibi üretim alanları birer alarmcı olarak görev yapar.
 

Belgeseller olmasa, toplumsal farkındalık veya bilgi düzeyi daha alt seviyede mi olur?
Belgesel sinemayı tek başına bir mucize olarak düşünemeyiz. Aslında düşünce ve kültürel süreklilik dünyamızı, bilgiyle özgürleşme eylemlerimizi kurumlaştırma ve öne çıkartma gibi düşünmeliyiz.

 

Sizin bu alanda kendinize örnek aldığınız isimler oldu mu?
Çok değerli örnekler var. Ama yıllarca beraber çalıştığımız ve hayatında kamusal fayda üretmenin dışında bir şey olmayan ÇEKÜL Vakfı başkanı Prof. Dr. Metin Sözen’i örnek olarak verebilirim.

 

Dünyaca ünlü belgesel sinemacıları ile tanışma imkanınız oldu mu?
Ünlü ünsüz ayrımı yapmadan uluslararası festivallerde pek çok değerli yönetmenle tanışma şansı oldu. (gülüyor…)

 

Yurtdışında yapılan işlerin teknik boyutunu ya da programların konseptini yakından incelediniz mi?

Aslında pek çok uluslarüstü yayın kurumu televizyonlardan bize ulaşıyor. Yayın konseptleri ve program dinamikleri, kendi yayın politikalarına, stratejilerine göre değişiklik gösteriyor. Süre anlayışları, anlatım dinamikleri oldukça farklı.

Bir kentin belgesel filmini çekmenin süreçleri nelerdir? Nasıl bir planlama yapılır? İşe nasıl ve nereden başlanır?
Bilmeden anlatamazsınız. Önce o kenti, yatay ve dikey eksende araştırmak ve öğrenmek zorundasınız. Unutulmuş, sümen altı edilmiş olsa da, önemli değerlerini öne çıkartarak ve bunları bir üst kavrama bağlayarak anlatmayı, anlattığınızın anlaşılır olmasını sağlamaya çabalarsınız.

 

Kaç kişilik ekiple çalışıyorsunuz?
Sürecin bütününe katılan uzman sayısı 15-20 aralığındadır; ancak çekim ekibimiz ortalama 5 kişiden oluşur.

 

Günde kaç saat çalışıyorsunuz?
İşimin ihtiyaç duyduğu kadar… Bazen 14 saati aşar, bazen sadece okur hayal kurarım…
 

Çekimlerin tamamlanmasından sonra kurgu, montaj, seslendirme gibi süreçler ne kadar sürede tamamlanıyor?

Belgeselin zaman olarak ana omurgasını “araştırma” aşaması oluşturur. Bu ortalama 5-6 aylık bir süreyi kapsar. 30 gün süren bir çekim çalışmasının ön kurgu, kurgu, seslendirme, ses örgü, müzikleme ve yayına hazırlama gibi süreçleri de ortalamam 3 ay sürer.
 

Bugüne dek çektiğiniz belgeseller ya da diğer yapımlar arasında sizi en çok etkileyen proje hangisi oldu?
Hepsine sevgi ile bağlıyım, ama olanağım olsa hepsini yeniden çekmek isterim.

 

Türkiye’nin tüm kentlerini gezdiniz mi?

Bir iki kent dışında hepsine gitme şansım oldu.

Türkiye’de sizi en çok etkileyen şehirler hangileri oldu? En çok hangi yönlerini beğendiniz şehirlerin?
Türkiye’de kentlerimizi bakımlı ve bakımsız diye ikiye ayırırım. Kimlikli olan, kimliğine sahip çıkan kentlerde yaşamın keyfi var. Kamusal alanlarla sosyal hayatı özgürleştiren kentleri seviyorum. Muğla, Eskişehir gibi.
 

Ülkemizin tarihine, kültürüne, bugününe ışık tutan, rehber olan çalışmalar yapıyor, ortaya çok değerli eserler koyuyorsunuz; yeterince tanındığınızı düşünüyor musunuz?
Böyle bir beklentim yok. TRT “Onur Ödülü” verdiğinde Yunus Emre’den şu dizeleri okumuştum;

“Bu dünyadan gider olduk

Kalanlara selam olsun,

Bizim için hayır dua

Kılanlara selam olsun.

 

Miskin Yunus söyle sözün

Yaş doldurur iki gözün

Bizi bilmeyen ne bilsin

Bilenlere selam olsun…”

 

TRT tarafından ‘Onur Ödülü’ne layık görülmek size ne hissettirdi?
Faniyiz. Anımsanmak, takdir edilmek güzel bir duygu. Üstelik içinde çalıştığımız sürece ‘sakıncalı’ olarak itilmiş kakılmış biri olarak yıllar sonra, aynı kurumdan TRT’den  böyle bir duygu yaşamak güzeldi.
 

Bütün bu çalışma yoğunluğu içinde ailenize yeterince zaman ayırabildiğinizi düşünüyor musunuz?
 

Zaman zaman aileme haksızlık ettiğime inanıyorum. Onların sabrı ve desteği olmasa, bu denli üretken olabilir miydim, bilemem.
 

Yani aileniz çalışmalarınızı her daim destekliyor. Öyle mi?

Her zaman. (gülüyor…)
 

Bu işe yönelmemiş olsaydınız, neyle uğraşırdınız; hiç düşündünüz mü?
Gezgin olmak isterdim.

 

Şuanda üzerinde çalıştığınız yeni bir proje ve yakın zamanda okurlarınıza sunacağınız bir eser var mı?
 

Şu anda “Bu toprağın Çocukları” adlı bir belgesel hazırlıyoruz.
 

Son söz?

Hayatı ıskalamadan üretmeye devam. Üretenlere, onlara destek verenlere selam olsun!

 

Özel Röportaj

YORUM YAZ